8:45 vapuru iskeleden kalktıktan sonra,
uzak şimşekler yakınlaşmaya başlamıştı. Anadolu sahili bir ara gözden
kayboluverdi. Yağmur, projektörün önünde, birtakım hendese-i musattaha
şekilleriyle beyaz ve keskin kaynaştı. Kanepede üstüne başına yağmur sıçrayan, uzak
ve puslu ışıkların yandığı evleri düşündüğü pek anlaşılan bir adam, yerinden
bir iskeleyi kaçırıyormuş gibi aceleyle kalktı. Projektörcünün yanına doğru
ilerledi. Projektörcünün üstünde kolları boşta sarkan eski bir muşamba vardı.
Sırtı kamburlaşmıştı. Yanma sokulan adama başını çevirip baktı. Yüzünü tekrar
projektörün, şimdi yalnız birtakım münkesir, müstakim ve muvazi hatlardan başka
bir şey göstermeyen ışığına çevirdiği zaman, kendisine laf söylenebilir bir
adam yüzü görmüş zannettirecek bir halle: —Müthiş yağmur, dedi. Öteki: —Ben önümüzde bir şey göremiyorum... Ya
siz? —Sis var, dedi. Yağmur da fazla, bir şey
görünmüyor. —Kınalı daha uzak mı? —Yakın olmalı ama, bir şey göremiyoruz
ki... Projektörü sağa sola çevirdi. Kendisi
döne döne uzayan bir dumandan başka bir şey görmüyordu. Yanındaki adam ise o
hendesi şekilleri seyrediyor; sonra denizin yırttığı dalgaların beyaz uçlarını
görüyordu. —Devam etmez ama dedi projektörcü. —Bu havada iskeleye nasıl yanaşır? —Vapur mu? Yanaşır. Kaptan alışıktır.
Hem biraz sonra ışıkları görünür. —Böyle devam ederse yine gözükür mü? —Yirmi beş metreden bir şeyler
gözükür... —Ya! Görürüz demek. O halde mesele yok. —Yok canım! Korkacak bir şey yok. Ben
şimşekten korkarım; Allah esirgesin! —Vapurun paratoneri yok mudur? —Nesi?.. —Şeyi canım!.. Şimşek çeken aleti? —Siperi saika mı? Bu vapurlarda yoktur
o... Büyük yolcu vapurlarının birkaçında olacak. Hepsinde
yoktur ya!.. Yağmur birdenbire hafiflemişti.
Projektörcü: —Sağanakmış, geçti, dedi. Kınalı, bir mil uzakta, kocaman, hafif
ışıklı bir böcek, bir devasa böcek halinde yatıyordu. Projektörcünün yanındaki
adam Kınalıada'yı gece vakti niçin bir böceğe benzettiğinin sebebini aradı. Bir
türlü bulamadı. Balığa, ejderhaya, timsaha pekâlâ benzetilebilirdi. Çünkü bu
hayvanlar da suyun içinde yaşarlardı. Ama niçin gözüne soğuk ışıklı bir böcek
gibi gözüktü bu anda Kınalı, kim bilir? Adam paketini çıkarıp bir ağara yaktı.
Bir tane de projektörcüye uzattı. Şimdi biraz daha samimi konuşuyorlardı: —Kaptan Müslüman. Çok mutaassıp adam.
Yoksa şimdi ben, fenerimi tutardım şu karşıki evin
bir camına... Sana neler gösterirdim: Ne manzaralar! Biraz daha
yaklaşınca şu yukarıki ağaçlığın içine bir daldırdım mı
fenerimi, ne fistanlıların fistansız hallerini görürdün... Adam dimdik, cıgarası ağzında
gülümsüyordu. Projektörcü ara sıra başını çeviriyor, sözlerinin tesirine
bakıyordu. Adam da onun yüzünü şimdi daha iyi görüyordu. Ufacık kesilmiş, yalnız burnunun altında
kalmış yumuşak bir bıyığı vardı. Dili hafif bir Anadolu şivesine kaçıyordu. —Nerelisin? —Galiba İzmitli'yiz. Ama ben burada
doğdum; Yenima- halle'de. —Boğaz'da?.. —Evet... Siz nerelisiniz? —Ben mi? Şey... Ben... Ben Burgazlı'yım;
yani orada oturu- rum. —Sen bir akşam 8:45 vapuruna kal. Şayet
kaptan bir başka kaptansa ben sizin adanın çamlarından,
sana öyle manzaralar bulup çıkaracağım ki, parmağın ağzında
kalacak. Ah Rum kızları! Yahu sizin ada cennettir be!.. Hem kim bilir yahu,
benim fener seni bile yakalamıştır. Ha ne dersin? Ha?.. Şimdi ikisi de gülüyorlardı. Birden: —Vapur yolu kesti, dedi, iskeleye üç
vapur arası kala kap- tan makineyi stop eder. —Peki nasıl gider gemi? —O hızla iskeleyi bulur işte. O hızla
değil iskeleyi, vallah Burgaz'ın yarı yolunu bulur; sen ne
diyorsun? Yağmur, hafiften devam ediyordu. Fakat
deminki sis dağılmıştı. Heybeli ve Büyükada da uzakta, böcek hallerinden kurtulmuşlar;
büyük ve bol ışıklarıyla inilecek birer meçhul diyar kadar güzeldiler. İnmek...
Kalabalık sokaklarında elinden tutacak birini aramak... Kınalı'dan ayrılmışlardı.
Konuşmuyorlardı. Uzun zaman bir şey konuşmadılar. Projektörcü denizin ötesini
berisini bir şey bulurum gibi araştırıyor, ayaktaki adam artık hiçbir şey
dü¬şünmüyordu. Projektörcü birdenbire güldü ve başını
salladı. Adam niçin güldüğünü sormak icap
ettiğini anlamış, meraksız bir halde o da gülerek: — Ne güldün? dedi. Aklıma bir şey geldi de... Yine güldü ve insana uzun gelen bir
zaman içinde düşündü. —Benim küçüğü hatırladım, dedi. —Evlisin demek? —Elbette... İki çocuğum var. Büyüğü,
oğlanı on beş yaşın- da. Adam, projektörcünün yüzüne tekrar dönüp
hayretle baktı; yirmi beş yaşlarında ancak gözüküyordu. Projektörcü yüzünü tekrar projektöre
çevirdiği zaman memnun ve mesut bir insan haliyle: — Yaş otuz dokuz, dedi. Oğlum on beş
yaşında. Güldüğü¬mün sebebi şu birader: Geçen gün eve gitmiştim. Hasan uyumuş.
Beni haftada bir görür ama pek sever. Anasına: "Beni uyandır, babam
gelince," demiş. Gittim, ben uyandırdım. Hemen yatağın içinde oturdu.
Anlat baba, dedi. Neyi ulan? dedim. Hani o kocasını döven kadının hikâyesini...
Ben de anlattım: "Çevirdim feneri. Baktım kadın herifin pantolonunu
sıyırmış, kıçına kıçına vuruyor terliği, vuruyor terliği... Sonra efendime
söyleyeyim... falan derken baktım bizim oğlan yeniden oturduğu yerde uyuyup
kalmaz mı? Tabii ben böyle kısaca anlatmıyorum. Ballandıra ballandıra.
İskeleden nasıl kalktık. Çımacı ne diye bağırdı? Hava nasıl? Projektör olmasa
kaptan nasıl şaşırır falan... Ha işte aklıma o geldi de ona güldüm. Hayır! Bu
hafta anlatacak ona göre ne hikâye uydurayım diye düşünüyorum da. Kerata, çok
zeki şeydir. Mektepte hocaları bayılırlardı. Bana hep söylediler. Okusun okusun
diye. Ama biz fakir insanlarız, nasıl okutalım beyim? Hem herkes okursa sanatı
kim yapacak; öyle mi ya? Yeter işte, ilk mektebi bitirdi. Orada marangoz yanına
verdik. Haftada dört beş lira alıyor. Az para mı? Ama hâlâ elinden kitap
düşmez. Hâlâ okur. O da benim gibi eski gazete tiryakisidir. Projektörcü bir hikâye bulacak gibi
etrafı düşünceli düşünceli taramaya başladı. Şimdi ayaktaki adam da
projektörcünün oğluna hikâyeler düşünüyordu. Buluyor; hiçbirini beğenmiyordu.
Bir zaman dönüp projektörcüye baktı. O bir Diyojen haliyle kambur, elinde
fener, Atina sokaklarında adam arıyor gibiydi. —İşte sizin adaya geldik. —Eyvallah hemşerim. Yolun açık olsun. —Güle güle beyim. Ertesi akşam sekiz kırk beş vapuru,
yıldızlarla karanlık, içinde olmayanların arzulayacakları, içindekilerin
sessiz, sakin, yorgun, iyi, tatlı fakat iç ezici şeyler düşündükleri bir âlem
içinde giderken; dün akşamki adam, oturduğu kanepeden yine bir iskelenin çıması
alınıyormuş ve o iskeleye inecekmiş gibi hızla kalktı. Eline; yanına bıraktığı
bir paketi alarak kıçtan başa doğru hızlı adımlarla ilerledi. Vapur Kınalı'dan
kalkalı on dakika olmuştu. Projektör hastahanenin burnunda bir şeyler arıyordu.
Yürüdü. —Merhaba hemşerim, dedi. —Ooo merhaba beyim... Bu akşam bizim
yanımıza pek geç tenezzül ettiniz. —Estağfurullah... Seni keyifli
görüyorum. —Yarın akşam izinliyiz de... —Ya?.. Hasan'a hikâye hazır mı? —Daha yok... Yok ama, uydururuz canım,
kolay... —Hemşerim. Hasan için sana bir şeyler
getiriyorum. Bir iki kitap falan. Bunları çocuğa veri
ver. —Oo ne zahmet ettiniz beyim! Ne
zahmet!.. Mahcup etti- niz!.. —Yok canım... Ne ehemmiyeti var. Ben de
dün akşamdan beri Hasan'a uyduracak hikâye
düşünüyorum. Saatlerce dü- şündüm. Sabahleyin ilk vapurda yine
düşünüyordum. Ne der- sin?.. Bu sefer benim hikâyemi
anlatırsın... Yağmurlu gecede bir adam geldi, dersin... —Orasını bana bırak... Yeni Mecmua, (15), ıı Ağustos 1939