Ne kadar çok şey birikmişti evde. Oda
oda temizlemek, ayıklamak gerekiyordu fazlalıkları. Mutfakta, dolabın üstünde
birikmiş eski gazetelerden başladı. Önce, şöyle üstünkörü ayıkladı gazeteleri,
bazılarını ayırdı; kalanları attı. Sonra, az sonra, “saklanmaları gerekir” diye
ayırdıklarını da; arka sayfalarında eş dostun evlenme, nişan, ölüm ilanı
olanları; aile ya da dost çevresinden söz edenleri; ve sonunda kendisinden söz
edenleri de attı. Birikmiş kibrit kutularına, boş şişelere, kese kağıtlarına
geldi sıra. Dolu çöp tenekesini kapının önüne çıkardı. Mutfakta, buzdolabının
yanında bir yığın boş şişe vardı hala. Onları da kucaklayıp kapının önüne
koydu; bazıları para eder bunların, durakladı bir an, kapıcıyla bakkala
gönderirse para alabilirdi karşılığında ama vazgeçti, kapadı kapıyı. Mutfak
dolabını açtı, baktı: niçin bunca şey ediniyoruz; nasıl birikiyor bunca şey;
niçin iki cezvemiz olabiliyor; şu kapağı kırılmış demlik bile niçin atılmadan
kalmış burda; şu sapı sallanan tavayı niçin bunca zaman saklamışım, ya boş
kavanozlar? Sonunda o cezvenin birini, kapağı kırılmış demliği, temizlenmesi
için çılgınca ovulması gereken çaydanlığı, sapı sallanan tavayı, yamru yumru
olmuş iki alüminyum tencereyi de bıraktı kapının dışına. Bu değersiz kayıplar
neyi değiştirebilir, fazlalıklar değerli sanılan nice şeyi de kapsarlar,
biliyordu bunu. işte gene de çok kapkacak vardı dolapta. Daha ufak bir yere
taşınacağını, daha dar bir yerde yaşayacağını, daha ufak, daha dar yerlerde
yaşayabilir olması gerektiğini, özgür olmanın önce sığmayı, ufalmayı, sığışmayı
becerebilmekle başlayacağını düşündükçe bu tencere tava kalabalığı deli
ediyordu onu. İnsan bir ömür boyu kaç tava kullanır, kaç tencere gereklidir bir
yaşam için? bu kapkacağın yarısından fazlası gereksizdi aslında. Kapının önünde
bir tıkırtı duydu; kapıcı şişeleri, yığılmış öte beriyi topluyordu kapının
önünden. Hiçbir açıklama yapmadan kapıcının eline iki tencere, bir tepsi, iki
mutfak bıçağı, bir tas, bir tava tutuşturdu, kapıyı kapattı. Merdivenden inen
kapıcının ayak sesleri büyük bir korku saldı içine, sanki kapıcı bir daha hiç
gelmeyecekmiş gibisine telaşlandı; kovalardan birini, uzun saplı süpürgeyi,
faraşı kaparak merdivenden aşağı koştu, en tatlı gülümseyişiyle, kandırmaya
çalışan bir sesle, bunları da alması için nerdeyse yalvardı kapıcıya. Ev içinde
kurtulması gereken daha nice şeyi düşündükçe ağırlaşan, yorulan bir vücutla
çıktı merdivenleri, kapıyı kapattı, girişte duran vazodaki “immortelle” leri
görünce üşüdü, kapıya dayandı. “Ölmez bu çiçekler,” demişti çiçekçi; duruyorlar
işte, bu ölmediler mi demektir? İnsan nasıl bir çiçekte bile durallık,
dayanıklılık arayabilir? Nasıl olsa yıkılası olan bir evin içinde bir
ölümsüzlük olabilirmiş gibi! Çiçekleri ne yapmalı şimdi? Durmadan kapının önüne
bir şeyler yığarsam kapıcı haklı olarak isyan etmez mi? Merdivenlerin
temizliğinden sorumlu o. Onu, merdivenleri yeniden temizlemeye zorlayamam ki.
Çiçekler sonraya kalsın. Koridorda, ayakkabıların durduğu rafın perdesini açtı.
Öyle sert bir hareketle yapmıştı ki bunu örtünün bütün tozları havalandı. Bütün
bu örtüler, perdeler nice tozu biriktirebiliyor, belki de sadece toz
biriktiriyor bunlar. Asla baş edemeyeceği, üstesinden gelemeyeceği kadar
tozlanabilen bu eşyalara karşı gitgide çoğalıyordu nefreti. Ancak tozlanmasına
sürekli olarak engel olabileceğimiz kadar şeyimiz olmalı, ancak eskimeleriyle
baş edemeyeceğimiz, sürekli olarak yenileyebileceğimiz onarabileceğimiz kadar
eşyamız olmalı. Rafta duran pabuçlarının burunlarını, topuklarını inceledi,
çoğu aşınmış, belki giyerim, belki yenisini alamam, diye birikmiş bir yığın
pabuç. Alamamsa alamam, o zaman bir yığın beceriksizliğe bir de pabuçsuzluk
katılır. Pabuçları kapıcıya versem mi? Kapıcı kuşkulanabilirdi bu durumdan.
Şimdi durup dururken, gözle görülür hiçbir nedeni yokken, birinin size bir şey
vermeye kalkışması hele, siz istememişken siz? Birinin durup dururken boş bir
kağıt verişi bile kuşku verici olabilir. Niçin verdi bu kağıdı bana? benden
kalem istemek için mi? Yoksa bu kağıtlara onun çıkarına bir şeyler yazmam için
mi? Ya da kağıtlara olmadık kişilere aşk mektupları yazarak suç işlememi mi
bekliyor? Ben bu kağıtlara anlamsız şeyler yazmakla oyalanırken o bana önemli
bir kazık atacak belki. Kapıcı da, şimdi ona, bu tencere tavanın ardından bu
pabuçları da verirsem kuşkulanacaktır. Bu kadın bu pabuçları niçin verdi durup
dururken? Aylığımı vermemek için mi? Belki de ev sahibesine beni çekiştirdi,
şimdi gönlümü almak istiyor. Pabuçları koridora bıraktı, yarın veririm. Ama
pabuçlar evin girişinde bir tekerleğin dönmesini engelleyen biçimsiz taş
yığınları gibi duruyorlardı. Onları hemen vermezse, onlardan hemen kurtulmazsa,
eviçini dolduran tuğla, kireç, toprak yığınlarını nasıl aşıp da düzlüğe,
genişliğe, özgür bozkıra kavuşacaktı tekerlek? Pabuçları yüklenip
merdivenlerden aşağı indi, sokaktan gelip geçen olmadığına emin olduktan sonra
pabuçları sokak kapısının yanındaki çöp variline atıverdi. Çok zaman alıyordu
bütün bunlar, düzlüğe, genişliğe varan bu yol dolambaçlıydı çok. Bunca
sıkıntının ardından sadece birkaç pabuç, tencere, tava, gazete, şişeden
kurtulmuş olmak umut kırıcıydı. Dağın öbür yamacındaki bitimsiz ovaya varmak
için geçilmesi gereken tünele sığışmasını engelleyecek ne çok yükü vardı daha.
Salona girdi. Çok eşya vardı; tünelin girişi kocaman kaya parçalarıyla
kapanmıştı iyice. Bir eviçinde aynı anda kaç kişi oturur ki; bütün bu koltuk
divan kalabalığını nasıl edinebilir insan? Sayısız insan oturabilir burda, bir
eviçinde diyelim on kişi bir arada olsa, bunca eşya edinmek ne budalalık!
Tünelin girişi açılmalı, bu koca koca kayalar son bir güçle kaldırılıp atılmalı
uçurumdan aşağıya. Koltuklardan birine oturdu. Kapadı gözlerini. Camekanlar
geçti gözünün önünden. Yaldızlı ferforje takımlar, maun, ceviz, ağır tahtadan
yemek takımları, kristal camlı, içi şıkırtı dolu vitrinler, mor, eflatun,
şanjanlı-lake boyalı yatak odası takımları, kristal avizeler, köşeleri pirinç
kakmalarla süslü servis masaları, akıl almaz çirkinlikte, bayağılıkta ve
pahalılıkta eşyalarla tıkış tıkış camekanlar. Bu biçimsiz, anlamsız ve akşam
işten dönerken saatlerce beklenen dolmuş kuyruklarını, “evet efendim” leri,
ovuşturulan elleri, beyinlere sinen hesapları, pirinç ayaklı bir salon abajuru
alabilmek adına yapılan hasislikleri, acıların, ölümlerin yanıbaşından eşya
taksitlerinin yüklediği dalgınlıkla geçip gidivermeleri, değişmesi gereken
koltuk yüzleri uğruna söylenen bayağı sözleri, hep daha çok şişen boyun
damarlarını, bel ağrılarını, sahte sırıtışların arasından sızan tükürükleri,
katılaşan, zalimleşen, tahtalara, madenlere, pirinçlere bakmaktan camlaşan, bir
eşya yüzeyi gibi sadece öteki eşyaları yansıtan gözleri düşündü. Gitti bir
çarşaf aldı eline, en gerekli, bir tüneli geçebilmek için gerekli şeylerini bu
çarşafın altına tıkıştırdı, sığıştırdı, bu çarşafın dışında kalan her şeyi
satmalı. Kime? Kim kimin sıkıntısını, ahmaklığını, tutsaklığını satın alır?
Balkona çıkıp eskici beklemeye başladı. Bekledikçe kırılıyordu umudu. Beklemek,
değişmesi mutlaka gereken bir durumda beklemek, bir çözüm olamaz ki. Aslında
hep değişen, ağır, çıldırtıcı ağırlıkta değişen şeyleri görememenin adı
beklemek olabilir. Ama mutlaka değişmesi gereken bir durum durmakla, hiçbir şey
yapmamakla sağlamlaşır ancak. Bunun adı beklemek olmaz, bunun adı miskinlik,
korkaklık olabilir. İçeri girdi. Ne yapabilir bu eşyaları, yakabilir miyim? Ya
da şu caddeye gizlice yığıp kaçabilir miyim? Ama bunun için geceyi beklemem
gerekiyor. Gece, uyuyan insanların gözünden en güzel değişimleri gizleyen gece,
onu beklemeye zamanım yok, sokağın başından duyuldu kurtarıcının sesi:
Eskiciiii! Eskiler alayım... Eskiyle... Parayla... eskiciiii! Bu eskicilik
denen şeyi kim başlatmışsa, kimse bu ilk kurtarıcı, ilk peygamber,
kutsayabilirim onu. Yükleri, fazlalıkları, birikmiş can sıkıntılarını, toz
bezlerini yüklenip giden, üstüne bir de para veren biri olmayı seçen eskici
geliyor. Ayak bileklerinden bağlanmış forsaların gözünde umut belirdi. Ya
gelmezse eskici, ya kapının önünden geçer de durmazsa. Balkona çıkıp bağırdı:
Eskiciiii! Eskici yaklaştı yaklaştı, tünelin
girişindeki kayalar irileşiyordu gözünde, tünele girip özgürlüğe, ovaya varmak
umudu azalıyordu. Durdu Eskici. - Ne var abla? - İçeri gelir misin biraz? - Elbet... Giriş yandan mı? Koştu kapıyı açtı. Eskiciyi içeri aldı.
Eskici hemen koridorda asılı paltoyu incelemeye başladı. Evirdi, çevirdi eyvah
sadece bunu alacak, başka satılık bir şey yok sanıyor. Şimdi buna bunca zaman
harcarsa... yok yok hemen göstermeli eşyaları, tünelin girişini açmak için
dinamiti patlatıvermeli. - Bu paltoya kaç para istiyorsun abla? - Dur acele etme. - Bir şey demedik abla, ne istiyorsan
söyle sen hele. - Yok yani... - Satmayacaksan söyle abla... işimiz
çok. - Yok elbette satıyorum, satmaz olur
muyum hiç, yani, yalnız onu satmıyorum. - Başka ne satıyorsun abla? Önce şu
paltoda anlaşalım da... - Önce sana satacağım şeylerin hepsini
göstereyim de toptan... - Getir bakalım abla. - Getirmekle olmaz, içeri gelsene sen. O önde, eskici arkada gezdiler odaları. - Bu buzdolabını, bu fırını.. bu mutfak
dolabını, bu... iki koltuğu, bu divanı, bu koltukları da... bu kütüphaneyi...
bu dolabı... çalışma masasını, masayı, iskemleleri, ütü tahtasını, ütüyü... bu
yatağı... yok yok yatağı satmıyorum... şifonyeri, halıyı... yoruldu, oturdu,
sustu. - Ne istiyorsun abla? - 100TL. (En azından bu ayın kirasını
çıkaracak kadar bir şey istemeliyim. Kirayı ödemeliyim ki bu evden ardımda
hiçbir şey bırakmadan çekip gidebileyim, kıra çıkıp gelincik toplayabileyim
saatlerce. Yoksa o kıskanç, hasis gardiyan bu kez bu boş eve kapatır beni,
kirası ödenmediği için üstüme kalan duvarları, pencereleri bekletir bana. niçin
karyolayı satmıyorum dedim? Niçin düştüm anlamsız bir duygululuğun çelmesiyle.)
(100 lira, iyi be, yahu yalnız şu
otomatik çamaşır makinesi temiz iki bin eder. Siftah iyi bugün, hemen almalı
eşyayı, yanımda bin beş yüz var neyseki... kaçırmamalı, hemen almalı...) - Aldım peki... Siftahımız seninle olsun
abla... (Yahu aklım yatmadı bu işe ya!) Abla... kızma ama, bir şey soracağım
sana... yani güceniklik olmasın... - Parayı sonra vermek istiyorsan... yani
ben de kirayı verecektim de... - Yok öyle değil abla. Bak abla doğru
söylüyorsun, benimle eğlenmiyorsun ya, yani bu eşyalar senin, değil mi? Sonra
başkası çıkmasın da. Ben gidip arabayı getireceğim... gücenme yani, bazen
oluyor, biri satıyor da sonra başka biri burda satılacak mal yok,
deyiveriyor... Geçende cadı karının biri bana bir yığın şey sattı, sonra araba getirdim,
adamın biri üstüme yürüdü, meğer damadıymış, karısından boşanmış, kaynanası
inat olsun diye eşyaları satmış. - Yok, yok sen git al arabayı, gel
hemen. - Peki burdasın dii mi abla? Hemen
gelirim. Pey bırakayım mı abla? Hemen gelirim. Başkasına satmaca yok abla. Gitti. Ya gelmezse... Ya yol üstünde
benim gibi ayak bileğindeki zincirden, hasis çabalardan, kıskanç başeğmelerden,
sapmış faydadan, gösterişçiliğe dönüşmüş güzellikten kurtulmak isteyen başka
biri çağırırsa onu? Daha ucuza satan biri. Daha ucuza satamazdım ki! Bana
inanmazdı bir kez. Yine de inanmadı. Kira hikayesine falan. Bedava veremem ki!
Kim bir insanın ansızın eşyalarından bedava kurtulacak kadar akıllanabileceğine
inanır. Almaz eşyaları... Almazdı. Belki de polise şikayet ederdi beni.
Beklemeli. Niçin bu karyolayı da satıyorum demedim? Bu karyolayı ne yapacağım
ben şimdi? Onun için başka eskici mi arayacağım? Ya bugün başka eskici
gelmezse? Hazır araba da getirecek... Şimdi ona bu karyolayı da satıyorum,
desem garip olacak, iyice kuşkulanacak benden, inandırıcı olmak için bazı
şeyleri satmamak gerek. Nasıl para isteyebilirim bu karyola için. güzelim
dokunuşlar, hızlanan yürek atışları, bahar kokusuyla yüklü tad için para
istenemez ki. Ama bir karyolanın, alt tarafı anlamsız bir düzlemin bir şeyleri,
hele birini düşündürebilmesi ne ahmaklık. Bir insanla bir karyola arasında
bağlantı kurulur mu hiç? Birlikte yenilen bir yemekten sonra, sıyrılmış tavuk
kemiklerine bağlanmak, onları çöp tenekesine atamamak neyse, bu da o.
Satmıyorum demeseydim keşke. Niçin bir işi tam yapamıyorum, niçin
kekeleyiveriyorum bir çığlığın orta yerinde? Kapı çalındı... Nasıl da çabuk geldi. Ne
iyi, ne mert bir eskici bu. Kapıyı açtım. - Çabuk geldin. - Köşeden araba buldum abla. Karyolaya oturdum. Eskicinin eşyaları
anlaşılmaz bir tutku, acelecilikle, beraberinde getirdiği bir yardımcıyla
yüklenip götürmesini seyrettim. Şu karyolayı niçin satmamıştım sanki. Ne saçma
bir duyarlılık. Sanki bana ait olmayan bir şeyi satıyormuşum gibi, sanki o tek
başına gerçekleşmesi mümkün olmayan alışverişi, dostluk sevinç yüklü solukları,
yeşilliği ve ölümü hatırlatan, yakınlığa uzaklığa, uykuya uyanıklığa gebe tadı
satıyormuşum gibi. - Ne düşünüyorsun abla? Üzme be
canını... Geçer bunlar... İstemiyorsan satma be abla? Döndü, eskicinin her zaman bezirgan
sanılan gözlerinde bir yakınlık, yumuşaklık, sıcaklık sezdi. Bu gözlerin böyle
bakabilmeleri için bile olsa eşyalardan kurtulmaya değer. Ah... sadece bu karyolayı
da satmadığıma üzüldüğümü nasıl söylemeli ona? - Yok yok işine bak sen... Hangi arabaya
yüklüyorsun eşyaları? - Oduncunun arabası boşalmış, ona
rastladım da... anlaştım onunla. - Söyle ona, seninle işi bittikten sonra
gene buraya gelsin. - Başka satılacak bir şey mi var abla? - Yok yok, öyle işte, atlı arabaya
binmek istedi canım. Acıma şaşkınlığa dönüştü. Belki deliydi
bu kadın. şaşkınlık korkuya dönüştü. Sağı solu belli olmaz böylelerinin.
Eşyaları alıp bir an önce gitmeli. Sonra satmayacağım diye tutturuverir. Çabuk
çabuk taşıdılar eşyaları, ev çabuk çabuk boşaldı, genişledi, büyüdü, bir ev ne
kadar derinlik, boyut kazanabilirse öyle boyutlandı. Kapandı kapı. Sessizlik.
Yatağın üstünden kalktı. Evin içini adımlamaya başladı. Bir ev içinde koşmanın
aslında ne kadar zor olduğunu bilenler bu rahat koşuşa nasıl imrenmesinler.
Ancak çocuklar, iskemlelere takılmayı göze alarak yemek masasının çevresinde
koşuşurlar. Bu koşuşlar da devrilen iskemleler, vazo kırıkları önünde tokat
yemiş ynağını ovuşturarak ağlayan bir çocuğun hüzünlü anısında kalır. Unutulur,
bütün hüzünlü anlar gibi. Koştu, koştu, sonra pabuçlarını çıkarıp muşamba
üstünde kaymaya başladı. Koştukça hızlanıyor, kayıyordu. Kahkahalar atıyordu. Ayağına
takılması gerekip de takılamayan halıları, koltuk bacaklarını düşünüp
şaşıyordu. Ayak bağlarından, engellerden böyle ansızın ve çabucak
kurtulunabilirmiş demek. Kaydı, kaydı, ufak bir kız çocuğu buz tutmuş caddede
hızlandı, hızın sıcağa dönüştürdüğü soğuk alev alev yandı yanaklarında,
ardından bağırıyordu anası, eve, sobanın üstünde kaynayan çaydanlığa, kirli
ellerle kurulanınca kararan havlulara, durmadan kırılan çorba kaselerine
çağırıyordu. Çocukluktan en çok bir oyuncak ayı, uyurken düşülen bir yatak ve
sevilmeyen yemekleri çoğaltan tabaklar kalır akılda, gene de hep eşyalar kalır,
biraz da insanlar, özgürlük anlarının orta yerinde çorba kaselerini hatırlatan.
Kaydı, kaydı, bir şangırtıyla geldi kendine. Hızla balkon camını delip
geçtiğini anladı. Durdu cam kırıklarının orta yerinde. Kanıyordu elleri. Ev cam
sınırını aşmaya kalkanın akıtırdı kanını. Zil çaldı. Arabacı gelmişti işte. - Beni çağırtmışsın abla? Arabacı,
eskiciden işitmiş olacağı cümlelerle biraz şaşkın, biraz meraklı... - Şu yatağı taşır mısın arabana...
Götüreceğiz bunu. - Nereye? Duymamış göründü soruyu. Yatağın büyük
bir özen, titizlikle, hiçbir zarara uğramadan arabaya bindirilmesine çok önem
veriyormuş gibi yaptı. Bir saattir arabayla dolaşıyorlardı
kenti. At arabasının ortasında, sanki gittikçe daha güçlenen bir düşman gibi
duruyordu yatak. Tünelin girişinde, tek, büyük, dinamit tanımaz bir kaya
parçası dikilip duruyordu. Yatağın yanına, arabanın dibine çömelmişti. Atın
sırtında gittikçe sıklaşan kamçı darbelerinden arabacının sabırsızlaştığı belli
oluyordu. - Odunu nereden alıyordun sen? - Elmadağ’dan. - Oraya gideceğiz işte. Arabacı daha da kuşkulanmaktan yorgun,
bildik bir yere gitmekten rahatlamış, sürdü arabasını. Sallana sallana, bir yatağın
yapabileceği en büyük bir geziyi yapan yatakla vardılar Elmadağ eteğine.
Ansızın korkunç bir güzellik karşıladı onları. Dağın eteğindeki çalıların üstü
çöpler, kağıt parçaları, bez parçalarıyla kaplıydı. Çalılar üstlerine dökülmüş
bu çirkin artıklarla ürkütücü, çarpıcı bir güzellik kazanmışlardı. Batan günün
soluk renkleri arasında hiç bağdaşmayacak şeylerden kurulmuş yapı çarptı onu. - Nedir bu? - Kentin bütün çöpü buraya atılır abla. Bu güzelim dağ eteğine, bu vahşi
yalnızlığa atılıyordu demek çöpler. Çöple dağ eteğinin kucaklaşması, eskiyle
yeninin, ölümle diriliğin, pislikle temizliğin böylesine bağdaşması, yaratıcı
bir güzelliğe dönüşmesi akıl almaz bir şeydi. Çalılar, kirli bez parçaları,
limon kabukları, karton kutuları, eski pabuç tekleriyle noel ağaçları gibi
süslenerek meydan okuyorlardı. - Dur burda. Arabacı durdu. - Yatağı burda bırakacağız. Yatağı çöplerin, gittikçe ışıklanan noel
ağaçlarının yanına bırakmak uzun sürmedi. Döndüler. - Beni ana yolda bırak. Ses etmiyordu arabacı. Belki de dönüp
yatağı almayı düşünüyordu. Ama yatağın bırakılışı sırasında hiçbir istekte
bulunmamış oluşu bunu yapmayacağını gösteriyordu. Bir cenazeden döner gibiydi o
da. Ölünün altın dişini sökecek kadar gözüpek değildi. Kente vardığında akşam olmuştu. Belirli
bir yerden belirli bir yere dönüyordu herkes. Kocalarının kollarına asılmış
kadınlar vitrinlere çekiyorlardı onları. Çok ucuza satılan bir buzdolabını,
yeni çıkmış bir fırını, ya da evlerinin şu ya da bu boş köşesini mutlaka
doldurması gereken, belki yaldızlı, belki sadece cilalı, belki de kolay
başarılamayacak çirkinlikte desenli bir kumaşla kaplı bir koltuğu göstermek
için. nasıl kurtarmalıydı onları bu çirkinliklerden? Mefruşat mağazalarının hiç
bitmeyen çirkin buluşlarından, sınırsız bayağılıktan, tornalı ayaklardan,
madeni kakmalardan, ferforje aynalardan, şanjanlı cilalardan nasıl
kurtarmalıydı? Bunlar adına yapılan sinsi toplama ve çıkarmalardan, ovuşturulan
ellerden, yük beygirini ay başlarında boynuna takılan yem torbasından nasıl
kurtarmalıydı? Kadınların vaktiyle güzel olan gözlerini camekanların bayağı
zenginliklerini yansıtan cam yüzeylere dönüştüren bu eski, zorba kanunlar nasıl
kaldırılmalıydı? Kartopuna sevinmiş avuçların titrek parmaklarla para saymaya
başlamasına şaşmayan bu kent silkinemeyecek miydi havasız odadaki uykudan?
Bütün bunları, mefruşat mağazalarının taksitle eşya satan elektrikli merdivenli
mağazaların eşyalarını, eviçlerinde birikmiş ve eskimiş eşyaları yükleyebilecek
kadar büyük arabalı, bütün bunları satın alabilecek kadar gözüpek bir eskici
gerekiyordu. Ne zaman gelecekti bu eskici? Televizyon ruhsatı ödeme kuyruğuna
zincirlenmiş forsaları ne zaman kurtaracaktı? Camekanda gördü yüzünü. Bir gün, çok
yakın bir gün yıkılıp yeniden yapılacaklarını bilen gecekonduların, yeni
yapılmış, daha yıllarca yıkılmayası çirkin apartmanların arasında duyduğu
üstünlük duygusu anlaşılır bir şeydi şimdi. Karşıdan karşıya geçecekken kırmızı
yandı trafik lambası. Lambanın çok yakında yeşil yanacağını bilerek, sabırsız
günün son anda verdiği sabırla bekledi. 1972 Sevgi SOYSAL